Yer sarsıntısının insanlara ölüm, yıkım, felaket olarak yansıması, yine insanlardan kaynaklanıyor.
Son yüzyılda, Richter ölçeğine göre büyüklüğü 6'nın üzerinde olan depremler
Yer hareketlerinin varlığı, bu hareketlerin yoğunlaştığı bölgeler ve yaratabileceği yıkımlar sürpriz değil. Ülkemizde fayların var olduğu bölgeler ve bu bölgelerde oluşabilecek depremlerin etkileyebileceği alanlardaki jeolojik yapı da uzun yıllardır gayet iyi biliniyor. Sadece doğal yapı bilinmekle kalmıyor, yerleşim bölgelerinin planlanmasından, bina yapımı ve denetlenmesine kadar tüm süreç yasalarla, yönetmeliklerle belirlenmiş. Gelişen teknolojinin gereklerini ve bilimsel araştırmaların sonuçlarını, insanların güvenliği açısından yasa ve yönetmeliklere yansıtmak ve planlama evresine depreme karşı güvenlik önlemlerini eklemek de, zor olmasa gerek. Üstelik tüm dünyayı kıskandıracak arkeolojik ve tarihi mirasa sahip ülkemizdeki, yüzlerce yılın doğa olaylarına direnebilmiş yapılar da birer açık üniversite niteliğinde. Bilimsel gelişimi izleyebilmek ve güncel teknolojiyi kullanabilmek açısından da hiç bir ülkeden geri değiliz. Yani depremlerin felaketlere dönüşmelerini önleyebilecek herşeye sahibiz.
Ancak yıllar içinde artan deneyime, gelişen teknolojiye rağmen depremlerin felakete dönüşmesi gerçeği değişmedi. Peki niye? Bu durumdan doğanın veya teknolojik gelişimin sorumlu olmadığı çok açık.
Çok geriye gitmeye gerek yok, bugün bir çok kişinin kolayca anımsayacağı büyük depremlere bakmak bile yeterli. 19 Ağustos 1966 Varto, 2394 ölü; 22 Temmuz 1967 Adapazarı, 89 ölü; 26 Temmuz 1967 Pülümür, 97 ölü, 3 Eylül 1968 Bartın, 29 ölü; 28 Mart 1969 Alaşehir, 41 ölü; 28 Mart 1970 Gediz, 1086 ölü; 12 Mayıs 1971 Burdur, 57 ölü; 22 Mayıs 1971 Bingöl, 878 ölü; 6 Eylül 1975 Lice, 2385 ölü; 24 Kasım 1976 Çaldıran-Muradiye, 3840 ölü; 30 Ekim 1983 Erzurum, 1155 ölü; 13 Mart 1992 Erzincan, 653 ölü; 1 Ekim 1995 Dinar, 96 ölü; 27 Haziran 1998 Adana-Ceyhan, 145 ölü ve en son 17 Ağustos 1999 Kocaeli-Marmara, 15.000'den fazla ölü ve arada daha az kişinin öldüğü başka depremler. 1939'da Erzincan'da 32.962 kişinin yaşamını yitirdiği deprem de, toplam 10.000'e yakın ölüme neden olan 1942'deki Niksar-Erbaa, 1943'deki Tosya-Ladik ve 1944'deki Bolu-Gerede depremleri de hala belleklerde.
Yaşam süreleri içinde birçok depremin nasıl felakete dönüştüğüne tanık olanların bundan ders almamaları nasıl açıklanabilir? Ya da bilimsel verilere ve teknolojik olanaklara rağmen depremlerin binlerce insanın ölümüne yol açan felaketlere dönüşmesine seyirci kalan hatta neden olan insanların niyetleri nelerdir? Bunca acıya rağmen aynı yanlışları sürdüren nasıl bir zihniyettir? Bu soruların yanıtlarını tüm ülke tartışmaya başladı.
Milyonlarca insan en ufak bir söylentide dahi sokaklarda sabahlamaya hazır. Kimse ne oturduğu, ne de çalıştığı binaya güvenemiyor. Deprem bölgesinde herkes diken üstünde. Uzmanlar, televizyonlarda psikolojik rahatlama önerilerilerini sıralıyorlar. Bilim adamları depremle yaşamaya alışın diyorlar. Ancak, deprem korkusundan kurtulmak binaları sağlamlaştırmıyor, depreme alışmak zemin sıvılaşmasını önlemiyor.
Sanal Gazete bu sayıdan başlayarak kaçınılmaz bir gerçek olan deprem konusunda bilimsel ve teknolojik bilgileri, doğru, sade ve net olarak okuyucularına vermeyi görev sayıyor. Korkuyu yenmek, özgürleşmek, daha güvenli ve insanca yaşayabilmek için en önemli adım doğru bilgi sahibi olabilmek.
Deprem konusunda tam bir kavram kargaşası yaratıldı. Bilimsel verilerle, hurafeler birbirine karıştırıldı, siyasal/ekonomik özlemler nesnel gerçeklik gibi sunulmaya çalışıldı.
Doğa, bilim ve teknoloji ile ilgili doğru bilgileri okuyucularımıza ulaştırabilirsek önemli bir görevi yerine getirmiş olacağımıza inanıyoruz.
Teknolojinin tüm insanların yararına kullanılacağı günlerin özlemiyle.
Sanal Gazete